04:02 - 28 Eylül 2006
memalon
evlendirme dairesi'nin merdivenleri geceleri onlarca insanı baş göz ettikten sonra sessizliğe gömülür, ışığı azalır, geleni geçeni kaybolur. kız kulesi'nin lütfettiği müddetçe boğaz görünür. göz sarayburnu'nda yanıp sönen sepyatik bir ışığa kapılır. reşit olmamış iki öğrencinin iç cebinden purolar çıkar, akabinde sakızlar da hazırdır ne de olsa. çakmak cebe girerken karanlığa aromalı dumanlar bırakılır. ışıklar yanıp söner, arabalar caddeden bir sağa sola akar. kontrastı kaçmış pamuk helvalar andy warhol döndürmüş gibi pembe pembe parlar. o gerginlikte oturmamış ergen seslerinin lakırtılarıyla kavrulan tütün ciğere iner. yakalanmadan içilip söndürülenler başarı sembolüdür, artı birdir. mutluluktur. bayır yukarı çıkan kış rüzgarıyla paltolara daha sıkı sarılınır. her gün birileri evlenir. her saniye karşılarda bir direk göz kırpar. her gün bir gece daha biter. her gece biraz daha kirlenilir. o sıra randomize aklıma kim gelirse o yaşın loserlığında yalnızlığımın ta kendisidir, laf söyletmem. uğruna en arabesk-fantazi şarkıyı söylerim. utanmam. liselimdir, icabında sidikli kontesimdir. hatta ne kadar rezil olunursa o kadar iyidir. sevgi duvarına şarapçı işetmem, ama çöpçülerin ellerinden de gocunmam. tepede bol çelikli bol yıldızlı bir uçak görürüm. aklıma aralık 12 gelmez o günlerde. güler geçer, ardından betonda gerinirim. her imaj çok nostaljik bu günlerde. ondan galiba bu geniş zaman empatim. akım beni de sardı, neye elimi atsam ona ilk dokunuşum geliyor aklıma misal. ya da her günün havası eskilerden ayrı bir güne denk düşüyor. feng shui'ye de inanmaya başladım. enerjim sömürülüyor burda. hislerimin geri bildirimi yok. şu oda bir gün patlayacak akamamaktan. aura okyanusu oldu taştı. mekan tebdil etmem, olmadı uçup kanatlanmam gerek benim. ne bileyim.

delicesine sopor aeternus dinliyorum yine bu aralar. ağlak vokal. ağır keman. bol bol tritone, şeytan aralığı. alman gotiği. grotesk melodi.. hayra alamet değil kısacası.
 
04:03 - 27 Eylül 2006
ya evde yoksan
ne kadar üşüdüm, nasıl acıktım
ilk önce sıcacık banyoya soksan
sanırsın şu anda denizden çıktım
off
içim ürperiyor ya evde yoksan..

yanlış mı aklımda kalmış acaba
muhabbet sokağı numara doksan
boşa mı gidecek bu kadar çaba
içim ürperiyor ya evde yoksan..

ya yolu kaybettim ya ben kayboldum
ne olur bir yerden karşıma çıksan
tepeden tırnağa sırsıklam oldum
içim ürperiyor ya evde yoksan...

küçüklüğümden beri ne zaman elime kağıt, kalem ve boş zaman geçse ilk yaptığım şelerden biridir ev krokisi çizmek. fazlasında hiç gözüm olmadı, genelde dış hatlarını sebil kağıt bulunca kocaman çizerdim. sonra içini dolduramaz ufaltırdım evimi. hem ben büyük, müstakil ya da öyle yayla gibi stüdyo evlerde oturamam. ev dediğin kutu gibi, apartman dairesinde olacak. yoksa hükmedemem ben o eve. altında ezilirim. ben eve değil, ev bana sahip olur. her köşesinde yaşamam, içini doldurmam lazım çünkü. neyse, çok sıkılıyorum bu günlerde. yapacak bir şey yok. beklemedeyim. sıkıntıdan bunu çizdim paint'te. inceleyelim..
 
02:40 - 14 Eylül 2006
kaotik nötral
sandalye minderimde akarlar var. ama kaba etlerimle hissetmem mümkün değil. caddeden, merkezden bazı bazı patlama sesleri gelir, silah sesi mi, tüp patlaması mı, yoksa bir çocuğun arkadaşına poşet şişirerek yaptığı şakalardan mı, anlamam hiç. ama içim kalkar. midem bulanır. sadece bugün üç-dört kez duymuşumdur bu sesi. konsepte girerim hemen. savaş romanları gibi.. geceleri apartman kapısından beni içeri sokmayan köpeğin çetesi havlar. aklıma gelir ezilirim. açık camdan giren rüzgar yüzünden bilgisayar ve çevresi elle alınamayacak kadar küçük beyaz sigara külleriyle dolar. ışığı kapattığımda görünmezler. karanlıkta sağ elim kupaya uzanır, ağzıma diktiğimde soğumuş son kahve damlası dudaklarıma değer. tadım bozulur. olmadık saatlerde kapı çalar, telefon bağırır. hep tanımadığım insanlar yapamayacağım işler buyurur. hiç biriyle de tanışmam. müzik biter, albüm başa döner. biter yine başa döner. arasını dinlemem hiç. boşluk dolduran bir gürültü ya da çalar saat gibi. ilk cümle her zaman zordur. ilk paragraf yorar. yazı hep nankörlerle dövüşür. yaz biter. sonbahar gelir. yine biter, güz bir daha gelir. arasını hissetmem hiç. saat on iki gongu gibi. hepsi aynı rafın yumurtaları bunlar. kimisini kırıp yumurtalı patates yapmışım, diğerlerinin kokusu ağırlaşmış. dayanamamışım.

şu kabuğu her gördüğümde toprak solucanlarına dokunmak gelmese mesela aklıma. nefret etmesem devrik cümle kurmaktan. yazdığım her cümle klişe gelmese ya da. yine değerlense piyasalarda hisseler. ergen kadıköy kedisi gibi zırlıyorum çünkü huzursuz olunca. hiç sevmiyorum havamda olmamayı. sevsem oysa.

steve irwin ölmüş diyorlar. buyur burdan yak! avustralya açıklarında vatoz sokmuş güya. timsahla güreş tutan adam nasıl böyle ironik ölür, ona da inanmıyorum. kedi köpekten başka hayvan görmeyen bir coğrafyada yaşadığım için bir üzülüp bir seviniyorum. suyun altında nefesimi de fazla tutamıyorum. küvette denerdim çocukken, kabus gibiydi. bir dakikayı geçemezdim. aynı yıllar, belgesellerde hayvan seçerdim. vahşi doğadan sayılmazdı hiç koalalar, tembel hayvanlar. suratlarından dram ve dinginlik akardı. doğa kendini tekrar ederdi holywood sineması gibi. çok kızardım.

bir devir kapandı. el sallamaya bile vaktim olmadan geçti gitti. özlememem gerek.

yıllardır dalgasını geçtiğim bu akıntıda şimdi ben ıslanmaya başladım. bir dakika. nefesimi tuttum, tuttum. yoksa çabuk boğulurum ben. seleksiyonda hep fasülyedenimdir zaten. mızıkçıyımdır. topu kaptığı gibi apartmana giren o akşam ezanı eşeklerindenimdir.

işler hep rutine biner.

caddede, merkezde yine bir top patlar. belki birileri vurulur. köpek havlar. müzik döner. masa küllenir. yaz geçer. telefon çalar. kupada kahve biter. belki o sırada komşunun evi soyulur.

sandalyede bir adam yaşar. minderde bir mite ölür.

adil.