04:14 - 03 Ekim 2006
kırık çıkıkçılık müessesesi ve beklemek üzerine
laurence sterne'in tristram shandy'si varsın yedi yüz sayfa gevelensin. bundan yirmi yıl sonra hayatımı kaleme dökmek gibi bir derdim hiç olmadı. hem hayat dediğin ya üç sayfalık bir cv'ye sığışır, ya da asla hakkıyla yazılamaz, sığmaz çünkü. ama geçmişimi belli bir kategori altında listelemek bambaşka. bu da onlardan biri gibi. hairvari duran büyükçe bir salonda "soyunun" talimatı veren meclisin önünde dokuz yağız türk genciyle kıçımda donla kala kalınca aklıma haliyle ilk black boys/white boys şarkıları, sonra da vücudumdaki kırık çıkıklar, yara bereler geldi nedense. ardımızdaki sandalyelerde apar topar katlanıp bırakılmış kıyafetler, önümüzde apoletli, üniformalı yükcek merci adamları uzunca bir süre bakıştık. safları sık ve düzgün tutuyorduk. ayak parmaklarından biri hayali bir çizgiyi iki santim geçince kızıyorlardı çünkü. sonra aralarından polis kıyafetli olanı karizmasından ödün vermemeye çalışarak yavaşça masadan kalkıp yürüdü, önümüzde durdu. sorularını sordu. aramızda önemli bir ameliyat geçiren var mıydı? aramızda hayati tehlike arz eden bir hastalığı olan var mıydı? ya da kısaca gidiyorduk ama orada ölür müydük? kimsenin ortamdaki gerginlikten gıkının çıkmaması bir yana, muhtemelen kafaların içinde tüm o kazalar, belalar geçivermişti üç beş saniyede. ama daha toparlayıp cümleye dökemeden "elverişli" damgasını yemiştik bile. kilolarımız, boylarımız yalan yanlış ölçüldü. artık geri dönüşü yoktu. bizi lütfen alsınlardı, adeta bunun için doğmuştuk. dört saat süren işlemler ve bürokratik koşturmacalardan sonra kendimi caddeye atıp pek kuş ve kervan yoğunluğu olmayan otobüs durağında beklemeye koyuldum. sigaralar yandı bitti. dakikalar geçti. binebileceğim bir araç gelmek bilmedi. neyse ki haliç taraflarına pek yolum düşmez, ama ne zaman gitsem coğrafyası ve haritası muazzam olan bu bölgenin harcandığına kanaat getiririm. tersane soğukluğu, beton köprüler, rts yamukluğunda yerleşim planı ve motor pervanesi suların dibine işledikçe yüzeye çıkan siyah-kahverengi tonları ürkütür beni, midemi bulandırır. tam da beklediğim gibi, şehire dönüşü adamı her seferinde kanser eder bir de. uzun ve yalnız bekleyişlerde aklıma saçma sapan şeyler takılır. çoğunu unutsam da bazılarını kaydedip dosyalaştırır, belki de bir daha hiç elime almayacak olsam da ücra köşelerde arşivlerim. o boxerlı mülakattan sonra da "ben gerçekten elverişli miyim?" fikri beynimi kemirmeye başladı. dahiliye problemlerimden bahsedip can sıkmaya niyetim yok. ama şöyle bir düşündüm de, benim gerçekten biyografisi yazılabilecek bir kaza listem oluşturulabilir. hazır kafamda toparlamışken bir girişeyim dedim ben de şu işe. hem de sütlüce durağında yalnız geçirdiğim sinir bozucu kırk beş dakika bir işe yarasın. işte karşınızda bendenizin şanlı kırık-çıkık-ve de-yara-bere tarihçesi.

"ben doğarken ölmüşüm" dercesine bu tarihçe hayatımdaki ilk dakikadan başlar benim. henüz anneciğimin rahminde mışıl mışıl uyuyup besin sömürürken vahim bir trafik kazasında amuda kalkmışım. neyseki sıkı sıkı tutunduğum kordon sayesinde düşmekten kurtulmuşum ama ne fayda, ters dönmüşüm bir kere. bir ay kadar bu saçma pozisyonda sabredip bekledikten sonra doğasım gelmiş. ama bir devlet hastanesi klasiği baş göstererek doğumumu hem annem hem benim için ızdıraba çevirmiş. hayata daha gözlerimi açmadan, benden önce bacaklarımı yollamam ters durduğum için normal görülebilir. ama kolları heyecandan olsa gerek yanlara açmam biraz talihsiz olmuş. asgari maaşla gece gündüz kadın doğurtmaktan aklı ambale olmuş ebemiz ayaklarımdan tutup beni özensizce dışarı çekmeye çalışırken yaşım dolayısıyla bir dal kadar hassas olan kollarımdan biri içerde kalarak "çıt" diye kırılıvermiş. ortamı yumuşatmak için "bu çocuk çok şanssız olacak belli" diyivermiş ebe sırıtarak ama kol kırılıp yeni içerde kalmış bir kere. ilk dakika golü.. herkesin kundakta bir bebeklik fotoğrafı olur ya hani, benimkisi kundak, artı sağ kolumda kundaktan büyük bir alçı şeklindedir bu yüzden. göstermeye utanırım. çok rezildir. neyse ki mucizeleri çok seven tıp bana da bir güzellik bahşedip kırılan kolumu muazzam bir şekilde kaynaştırmayı başararak fabrika ayalarıma geri döndürmüş. kazasız belasız geçen üç dört senin ardından, yani şu anda hatırlayamadığım için miş'li geçmiş zaman kullanmaya devam edeceğim bir yaşta, nedense arabanın arka koltuğunda tek başıma şapşal gibi dikilip arkamızdaki araçların takip mesafesini kontrol ettiğim için ani bir frenle tutunamamış ve kafamı el fenerinin oralarda bir yerde sivri bir demir parçasına çarpmışım. sonuç: kafa yarılması ve oluk oluk kan. saçlarımı bir taksim gecesi hunharca manipüle edilerek önümüze çıkan ilk berberde beş numaraya vurdurduğumdan beri başımın arkasında ışıl ışıl parlayan iki yarıktan biri bu şekilde oluşmuş. diğeri ise nihayet di'li geçmiş zaman kulanabileceğim bir yaşa tekabül eden çocukluğumdan kalma ne yazık ki. sakarya'nın yaz aylarında mısır ambarları, tıka basa dolunca sapsarı ve dolgun görünür. içlerinde bir kıtanın ördeğini doyurabilecek kadar mısır tanesi ve nefret ettiğiniz bir dolu insana savurabilip hıncınızı alacak kadar koçan barındırır. hala aynı mıdır bilmem, ama o yıllarda on metre yüksekliğindeki bu ambarların tam göbeğinde kuş kafeslerinde olduğu gibi bir kapak bulunur; mısır kasalara, tenekelere ordan dökülürdü. henüz ilkokula yeni başlamış ve canı sıkıldığında kimselere çaktırmadan dışarı kaçabilecek kadar curcunalı bir ortamda yazlarını geçiren bir erkek çocuğu için alabildiğine doğa, hayvan ve tarımsal ürün barındıran bir çevre gerçekten bulunmaz bir macera fırsatıydı benim için. her günüm farklı geçerdi. kafam estiğinde kaz kovalar, ondan sıkılınca incir ağaçlarına çıkar, hadi o da olmadı boyumu geçen dereye ayaklarımı sokardım. yapacak tehlikeli bir şey -ki inanın kaz kovalamak da bunlardan biridir- mutlaka bulunurdu kısacası. başımdaki ikinci yarığın oluşmasına fırsat tanıdığım o gün de çok bunaldığımı ve ambara merdiven dayayıp kapağından içeri sızarak silme mısır dolu ortamda saklandığımı hatırlıyorum. ama o günlerde sebebini bilmediğim bir şekilde beni öldürmeye ant içmiş olan kuzenim nerden gördüyse saklandığımı yeri bulmuş ve merdivenden çıkıp yanıma gelmişti. çocuk aklımızla senaryo uydurup bir şeylerden saklandık sarıların arasında. sonra sıkılıp aşağı inmek istedik. kapağın tahtasına oturmuş, merdivene ayağımı atmıştım ki sırtımdan vuruldum bendeniz. kuzenimin tepiğiyle altı-yedi metreden kafa üstü yere çakıldım. yine kan ve ev ahalisinin çığlıkları. sonuç; kafamdaki ikinci yarık. arkadaş çevresinin hiç tanımadığım insanlara gösterip "bakın, allah yazıyor bunun kafasında" dediği bu hiyeroglif şekillerin hikayeleri bu şekilde. ama dertler bununla da bitmedi ki. gam, kasavet yakamızı bırakmadı ki. cadde kenarından sırtımda çantayla aylak aylak yürüdüğüm bir okul dönüşü milimetrik bir tesadüfle sağ ayağımın üstünden geçen iki jip tekerini hesaba katmıyorum bile. aynı şekilde bisiklet kullanmayı yeni öğrendiğim bir yaşta paslı fren sıkacakları adeta iman kuvveti ve takdiri ilahi gerektiren o hantal bmx'le selamsız yokuşundan son sürat inip duramamam ve spor programı jeneriklerine geçecek bir artistlikle yerden beş metre havalanıp iki takla atarak bisikletle bütünleşmiş bir şekilde yere düşmemi de sulandırıp anlatmak istemiyorum. ne de olsa kalıcı bir tahribat yaratmadılar bende. şans diyeyim. ama o yıllarda, sol ayağım aynı şansa vasıl olamadı maalesef. aile ferdlerinin istanbul dışına çıkıp beni kalleşçe babannem ve dedemin ellerine bıraktığı bir sömestr yağmur çamurda top oynama derdine düşmüş, selamsız'da arsa diye tabir ettiğimiz açık bir alanda deli gibi top kovalıyordum. yerler çamur dedim ya, ne olduğunu anlamadan sinsice zemine gizlenmiş bir taşa takılıp çok fena düştüm. yürüyemidiğim için oyundan çıkarıldım, tek ayağımın üstünde sekerek eve vardım. o mağdur bilek çıktı, babannemle ben epey ağlaştık. aslında babannem halis muhlis istanbul kadınıydı, görmüş geçirmişti. atatürk'ü şimdi olduğu gibi o zamanlar da çok severdi. üç koca eskitmesi kesinlikle onun suçu değildi, ama o sömestra denk gelen son kocasını dedem belleyememiştim bir türlü. ağzı bozuk, sevgisiz bir adamdı. bastonuyla çingene kovalamakla mahallede ünlenmişti. ailemin beni neden kalleşçe onların eline bıraktığı tam bu noktada açıklığa kavuşuyordu. beni hastaneye götürmek isteyen babannemi anadolu erkeği hegemonyasıyla bir çırpıda eziveren dedemin zorlamasıyla bana sorma zahmeti bile gösterilmeden yan mahalleden ismail amca diye biri çağırıldı. çocuktum, canım tatlıydı. yattığım odaya bir adam geldi. boynunda bağlanmamış bir kravat ve elinde bir kase tutuyordu. ayak bileğimden tuttu, çaresizce "acıyor, acımıyor" muayenesine boyun eğdim. dişimi sıkmamı söyledi ve bileğimle katır kutur oynamaya başladı. gözümden resmen yaş geliyordu ama şu yaşımda bile hala hayretler içerisinde hatırladığım kadarıyla bağırmadım, ayağımı ellerinden kurtarmadım. bir iki dakika sonra işini bitirmiş bir edayla kasenin içindeki yumurta sarısını bileğime sürdü, sonra da boynundaki kravatı çıkarıp sımsıkı doladı. başımı sıvazlayıp dedemlerin olduğu odaya geçti. ayağım iğrenç bir sarı tonunda midemi bulandırıyor ve çok kötü kokuyordu. olaydan bir kaç gün sonra ailenin istanbul'a teşrif etmesiyle konu masaya yatırıldı ve gelenin selamsız'a o dönemler ortopedik amme hizmetiyle nam salmış çıkıkçı ismail olduğunu öğrendim. iş bununla da bitmiyordu ne yazık ki, ne olur ne olmaz diye hastaneye götürüldüm bu sefer de. elindeki röntgeni dudak bükerek ve hım-hımlayarak süzen doktor kemiğin doğru oturduğunu ama bu sırada nohut büyüklüğünde bir parçanın koparak kaydığını söyledi. adam kendinden emin şekilde şu anda bir problem olmayacağını ama otuz yaşından sonra ayağın aksaklıklar gösterebileceğini söylüyordu. o zamanlar çok uzak geliyordu otuz yaş, önemsemiyordum. şu anda yirmi dört yaşındayım. enteresandır ki hala önemsemiyorum. ana haber bültenlerinin, tirajı yüksek gazetelerin "insanımız cahil" başlığı altında işlediği ve o dönemler çok sevdiği bir konu olan "çıkıkçı kurbanları"na bir halka da varsın ben ekleneyim. ülkem ibret alacaksa feda olsun. zaten o an yaşadığım acı, soldaki komşusuna gülen sağ ayağımın başına gelenlerin yanında çok hafif kalıyordu. bu sanırım, tarihçenin -şimdilik- son bileşeni oluyor zaten. final destination'ı aratmayacak salak ev kazalarıyla ve düşme kalkmalarla amatör olarak ilgilenen ben, bu son seferde fena taklaya gelmiştim. orta okulun son senesi ya da lisenin başıydı sanırım. okul yıllarında "son iki saatin beden dersi olması" kadar güzel ve zevkli bir şey yoktu. terli terli sınıfa girip tekrar giyinme ritüelinden kurtulmanın yanı sıra eve sivil gitmenin dayanılmaz cazibesi bizi sarıp sarmalardı hep bu iki saatte. ben her beden dersine spor kıyafetle gelen sadık bir öğrenci olarak hocanın karşısındaki safta yerimi almış, sağdan sayılıp akabinde kulplu beygirin üstünden atlama, halata tırmanma gibi gereksiz aktivitelerden kurtulup "serbestsiniz" talimatını bekliyordum. öyle de oldu sonunda. çok enteresandır ki iki dakikada takımları kurup maç yapmaya başladık. ama kötü talih yakamı bırakmıyordu. daha ilk dakikada hızır gibi bir oraya bir buraya koşarken sağ ayağımı yan bastım ve hayatımın en kötü saniyesini geçirdim. insanın içini ürperten, tüylerini diken diken eden sesler listesine kaç numaradan girer bilmem ama o liflerin kumaş gibi "caart!!" diye yırtıldığını duymak kadar beter bir his tatmadım ben bugüne dek. ayağımı burktuğumu zannedip bir köşeye çekilmiş, dersin bitmesini beklemeye başlamıştım sonra. gel gör ki içi salt kan dolu bir balon halini alıyordu ayağım. hugo'nun ayakları gibi olmuştu. neyse ki çok geçmeden arkadaşların yardımıyla bir hocanın arabasına taşınıp eve bırakıldım. ama o yaşların umursamaz ergenliğinde nasıl bir rahatlık sahibiysem elimde televizyon kumandası, yatağa uzanıp annemi beklemeye başladım. son anda yetiştirildiğim hastanede duyduğum sonuç lif kopması ve alçılı ayakla üç ay ev istirahati idi. çektiğim sıkıntının tek tessellisi de, alçı üzerine arkadaşlarına imza attırma zevkini ömrümde ilk kez yaşamak oldu. onun haricinde benden uzak dursun. fiziksel acizlik gibisi yoktu, en büyük tutsaklıktı.

uzayıp giden tarihçeyi tamamlayıp sütlüce durağına geri dönersek, önünden eminönü-taksim civarına otobüs haricinde bir toplu taşıma aracı geçmeyen o caddede kırk beş dakika sabır sebatla bekleyişimin sonunda heykele dönüşmek üzereydim. biletim olmadığı için önümden geçen yığınla belediye otobüsüne binememiştim. arkamdaki iskeleye de motor neredeyse iki saatte bir uğruyordu. sonunda dayanamadım, bir yolunu bulurum diyip ilk belediye otobüsüne attım kendimi. "biletim yok" demeye kalmadan şoförün o gün eliyle yüzlerce kez yaptığından emin olduğum geç işaretini gördüm ama emin olamadım. "okullar açıldı ya, üç gün otobüsler bedava, geç." diyiverdi baygınca. yutkundum, ama geçti hemen. hayatımda boşu boşuna beklediğim saatlere, günlere, hatta aylara bir kaç dakika daha eklendi alt tarafı. çok ta üzülmedim bu yüzden. ben alışkınım zaten yok yere beklemeye. alışmadım, alıştırıldım. yanlış anlaşılmasın.
 
geven yazdı
yazı linki -


5 yorum:


  • 3:06 ÖÖ, Ekim 04, 2006 - Blogger Ç.

    çok hoş bir yazı olmuş. eğlendim okurken . lakin, bir sorum var: fakültede başına bir kaza geldi mi? ben bir kere bir sınıfa, sıra taşırken kızın birisinin gözünü çıkarıyordum az kalsın. nasıl mı? sırayı kafamın üstünde nijeryalı kadınların testiyi taşıdığı gibi taşımaya çabalıyordum... kız da oralarda bir yerdeymiş, sandalyenin metal ayağı az kalsın giriyordu gözüne. ama o kızın yüzünü bir türlü hatırlayamıyorum. kimdi acep?

     
  • 6:27 ÖS, Ekim 05, 2006 - Anonymous dilök

    yığınla geçen otobüs sayısı 75.
    okulların açıldı diye beleş olan gün sayısı 3.
    kafagözyarma sayısı 97.
    bekleme süresi 193840289
    olsa
    en iyisi bebeklerimi bişirelim diyenlere hak verecek asabiyete ulaşıyo insan ister istemez.

    bişirmeyelim ama. çözüm bu değil.

     
  • 10:22 ÖS, Ekim 05, 2006 - Blogger dilök

    git comment git.

     
  • 12:06 ÖÖ, Ekim 06, 2006 - Blogger gawain

    Ç.: biber gazı, osuruk gazı ve türevi yemek haricinde fakültede öyle bir olayım olmadı. buna da şükür yiyelim.

    dilök: geldi koment geldi, panik yapma. istatistikler de epey gerçeğe yakın olmuş. altıncı his diyim. buruş vils..

     
  • 3:02 ÖÖ, Ekim 06, 2006 - Blogger Ç.

    bana biber gazı yemek nasip olmadı hiç. düşün yani, o kadar az geliyormuşum okula. zaten evden çıkmadan bakardım ben, olay varsa gitmezdim. öyle bir rehavet, öyle bir aylaklık... yıllar geçti, hiç değişmedim!

    bir kere de amfiden yuvarlandımdı ben. yüksek alkollü olduğumdandır muhtemelen diyeceğim ama ben sakarım. saçmasapan işler sürekli başıma gelir. senin de tespit etmiş olduğun üzere düşebiliyorum her an, her yerde. su çukurlarından atlarken vesaire...