03:55 - 26 Mayıs 2006
ne için yaşıyorsun?
"ölmek için yaşıyorum."diyordu her zamanki asık suratıyla dr. albert. yıllanmış nar şarabından öfkeli bir yudum daha aldı. "et in arcadia ego. ama şimdi hiç bir şey anlam ifade etmiyor benim için." alkolün etkisiyle belli ki bir şey geveliyordu yine. baloya katılanlar arasında zengin, sonradan görme ama soysuz tüccarlar, çevrelerine rüşvet almakla nam salmış yüzsüz friar'lar, fasiküllerinin arasında boğulmaları gerekirken "nasıl olduysa" kendilerini son aristokratlar sınıfına dahil etmiş tüysüz üniversite öğrencileri, boyunlarında yüz elli onsluk mücevher taşıyan, esasen bir mürebbiyeyle aynı bayağılığa sahip koca karılar, ve nice sözüm ona üst sınıf it kopuk vardı. bir kez daha tekrarladı lafını dr. albert: "ölmek için yaşıyorum." salon ahalisi köşeli şapkalarının altından ona nefretle baktı. ne de olsa viktorya ingilteresinde herkesin kulağını tıkayacağı, duymak istemediği uğursuz bir laftı bu. gerçeklik ve metafizik arasında gidip gelen talihsiz bir adamdı ama şu albert meerschaum. londranın dış mahallelerinde asylumların soğuk tuğlaları her geçen gün gökyüzüne daha da yaklaştıkça içinden çıkamayacağı mutlak bir görev zaruriyeti her geçen gün daha da canını sıkıyordu. öyle ya! bu çağda oxford mezunu bir londralıysanız yapmak isteyeceğiniz son iş herhalde ruhu karanlıklara karışan sinik akıl hastalarıyla uğraşmak olurdu. londra caddelerinde duman her kış daha da yoğunlaşıyordu. şehir, sanayileşmenin ve modernizmin doruğunda, tüm avrupa başkentlerini sollayacak bir güce ve ünvana kavuşmuştu. kalbini şeytana satmış günahkar aylaklar, etleri çürüyesice havalı fahişeler, aklını usçulukla yiyip bitirmiş bilim adamları, avrupa ve asya'dan haftalarca yol katedip gelmiş ilk backpackler, ukala üniversite talebeleri, şifayı aramanın derdine düşmüş bir ayağı çukurda yatalak hastalar, dahası eşkıyalar, dilenciler, yatırımcılar, köylüler, hukukçular, modern çağ sanatçıları.. londra'da deyim yerindeyse adım atacak yer yoktu o yıllarda. şehir bir curcunanın ve hengamenin ortasında, ama yine de vakur ve dimdik ayakta duruyordu tüm haşmetiyle. ama dr. albert için tüm bunlar koca bir yalan dolandan ibaretti. viktoryan gerçekçilik ve suyun dibine çökmüş bu çamur deryası arasında ne yaparsa yapsın tatmin olmuyordu. hindistan'da yaşayan bir ingiliz o yıllarda ne hissediyorsa o da muhtemelen aynısını hissediyordu. arada kalmışlık. aidiyetsizlik ve çekip gitme isteği. üstelik kan kırmızı nar şarabından içtiği son kadeh iyiden iyiye midesini bozmuştu. balodan ayrılıp etrafına dahi bakmadan evinin yolunu tuttu. onu bu zor günlerde tek yatıştıran bin bir emek sarfederek toplayabildiği parşömen kağıda işlenmiş el yazıları koleksiyonuydu. earls court'taki evine yaklaşmıştı ki arkasından dostane bir ses duydu: "parşömenlerine bakmaya mı? albert biliyor musun, sen kaçığın tekisin!" bu akıl hastanesinden meslekdaşı hobbyhorse'du. gerçek adı simon'du bu yaşlı adamın. ama bilimin gerçekçiliğine öyle bağnazca bir düşkünlüğü vardı ki hastanedeki deliler ona bu adı takmıştı. aslında uzun boyunlu, sarkık dudaklı ve sürekli iri burun deliklerinden soluyan bu adamın profilden bakıldığında bir katırı andırdığı da gerçekti. bu iki sebepten dolayı adı böyle kalmıştı. "simon, gerçekten seninle ağız dalaşı yapacak halde değilim, neden kendini de hastaların gibi bir yatağa bağlamayı düşünmüyorsun?"dedi albert ciddi bir tonda. hobbyhorse gerçekten dostundan böyle bir tepki beklemiyordu. "sen gerçekten kaçıksın!"diyerek suartını ekşitti ve tozlu caddeden yürümeye devam etti. arkadaşının kalbini kırmak albert'in umrunda bile değildi oysa o gün, sadece parşömenleri düşünüyordu. ve nihayet evine girebildi. sessizlik. ve her şeyden önemlisi yalnızlık. pardösüsünün bağcığını ve düğmelerini çözerken yine aklından o uğursuz cümleyi geçirdi. "ölmek için yaşıyorum." ama suratında bilmiş bir tebessüm oluştu sonra. devam etti. "ama parşömenlerimi de yanımda götürmek şartıyla!" bu kimsenin anlamadığı espriyi ne zaman yapsa gülerdi. çünkü gerçekten kaçığın tekiydi o! parşömenlerin ahşap zemine yayıldığı nemli odasına girdi. çırılçıplak soyundu ve kağıtları orasına burasına sürmeye başladı.

---------------------
bu.. bu.. ne bu? gerçekten bilmiyorum, neden yazdığımı da bilmiyorum. çok sıkıldım galiba ondan.
 
geven yazdı
yazı linki -


4 yorum:


  • 11:36 ÖÖ, Mayıs 28, 2006 - Blogger locker

    İlginç olmuş... Genel olarak eski zamanlarda gemiş öyküleri, romanları severim zaten...

     
  • 8:03 ÖS, Mayıs 28, 2006 - Blogger gawain

    ehah saol. o kadar amaçsız ki yorum dahi yapılamıyor zaten. sonuna çok güldüm yazarken o ayrı :)

     
  • 9:35 ÖS, Mayıs 28, 2006 - Blogger locker

    Sonu enteresan ama cidden böyle tam o zamanların londrasına gitmişis havaya girmişis filam, birden souk duş etkisi "höö nası yani?" durumlarına giriyos :)

     
  • 3:30 ÖS, Haziran 04, 2006 - Blogger oky

    ben de diyorum ne güzel çevirmiş bu eski ingiliz romanını, sanki kendi yazmış. meğer kendi yazmış, ne güzel yazmış bu eski ingiliz romanını. sanki orda yaşamış.